Covid-19’un Sözleşmelere Etkisi

  1. Günümüzde bütün hukuk sistemlerinde, “ahde vefa”, “başkalarının hakkına saygı gösterme”, “kusuruyla zarara sebebiyet verenin bu zararı gidermesi”, “başkasına ait olanı verme yükümlülüğü”, “eylemden bir ceza doğuyorsa bu cezanın adil bir biçimde uygulanması” ilkeleri sağlam bir şekilde yerleşmiştir[1]. Bu evrensel ilkelerden ahde vefa (verilen sözü tutma) ilkesinin bir sonucu olarak hukuk sistemimizde bir sözleşme ilişkisinde tarafların borçlarını yerine getirmeleri beklenir. Yani ilke olarak, borcunu yerine getirmede güçlüğe düşme rizikosu borçlunun sırtındadır[2]
  2. Buna karşın, bazı hallerde beklenmedik olay ya da durumlar sebebiyle borcun ifası imkansızlaşabilir ya da borcun sözleşmede kararlaştırıldığı haliyle ifa edilmesi aşırı güçlük yaratıyor olabilir. Bu gibi hallerde ahde vefa ilkesine sıkı sıkıya bağlı kalarak borçludan ifa beklemek bizatihi vefasızlık olarak görülebilir ve dürüstlük kuralına aykırı olacağı değerlendirilebilir[3]. Bunun sonucunda da duruma göre, borçlu borcundan kısmen kurtulabilir ya da hâkimin sözleşmeye müdahale etmesiyle borçluyu bu aşırı güçlükten kurtaracak birtakım tedbirler alınması gündeme gelebilir.
  3. COVID-19 salgını sebebiyle tüm dünyada ve ülkemizde yaşanan gelişmelerin[4] iş hayatında yarattığı, belli ülkelere ulaşımın tamamen durması, gümrüklerde yaşanan gecikmeler, okulların kapanması, fabrikalarda üretime ara verilmesi, alış veriş merkezlerinin (“AVM”) tamamen boş kalması, spor müsabakalarının iptal edilmesi gibi olumsuzluklar sebebiyle bazı ifa imkansızlıkları ya da aşırı ifa güçlükleri ortaya çıkabileceği, bunların önümüzdeki günlerde anılan ilişkilerin taraflarını meşgul edeceği ve buna bağlı olarak birtakım uyuşmazlıkların yaşanabileceği öngörülebilir.

                  II. COVID-19 Salgını Sebebiyle Oluşan Durumun Borçlar Hukuku Bakımından Değerlendirilmesi

  • Taraflara yüklenemeyecek sıra dışı, aşırı, öngörülemez bu gibi hallerden söz edildiğinde ilk akla gelen ve en sık kullanılan kavram olan mücbir sebep; en yüksek seviyede özen gösterilse de önlenmesi yahut önceden kestirilmesi mümkün olmayan, doğadan veya üçüncü kişilerden, yani dışarıdan kaynaklanan, borçlunun etki alanının dışında gerçekleşen olağanüstü olay olarak ifade edilir[5]. Mücbir sebep halinin ortaya çıkması durumunda borçlunun borcunu ifaya zorlanamayacağı, borcundan kurtulacağı kabul edilir. Zira mücbir sebep kaçınılmaz olarak ortaya çıkan ve ifayı mutlak olarak imkânsız kılan bir olaydır[6].
  • COVID-19 salgını sebebiyle yaşanan sürecin birçok ilişki için “mücbir sebep hali” yarattığı değerlendirmeleri yapılmaya başlanmıştır. Bu yaygın kullanıma karşın, esasen borçlar hukuku sistemimizde mücbir sebep tanımı yer almamakta ve Türk Borçlar Kanunu’nda (“TBK”) ahde vefa ilkesinin mutlak şekilde uygulanmasını önleyecek, onu esnetecek bazı genel hükümlere yer verilmektedir.
  • Bu hükümlerde, mücbir sebep adı altında olmamakla birlikte, ifa imkansızlığı ve aşırı ifa güçlüğü kavramları altında tüm sözleşmelere uygulanabilecek kurumlara yer verilmiştir. Bu iki kurum nitelikleri ve sonuçları itibariyle birbirinden farklıdır. Diğer yandan, taraflar da sözleşmede mücbir sebep ya da ifaya engel olan haller gibi başlıklar altında, kendi iradeleri dışında ortaya çıkan olağanüstü, beklenmedik durumların nasıl bir rejime tabi olacağını düzenleyebilirler. Uygulamada standart hükümler olarak hemen her sözleşmede bu tip hükümlere yer verildiği bilinmektedir. Sözleşmede detaylı düzenlenen hükümlerde genel hatlarıyla; olağanüstü haller çeşitli safhalara ayrılarak tarafların hak ve yükümlülükleri belirlenir, sözleşmenin askıya alınması hali, süresi, hangi durumlarda fesih hakkının doğduğu, fesih durumunda tasfiyenin ne şekilde gerçekleşeceği açık şekilde düzenlenir.
  • Kural olarak, taraflar girdikleri sözleşme ilişkisinde ortaya çıkabilecek beklenmedik durumların tabi olacağı kuralları kendi iradeleriyle belirleyebilirler. Bu sözleşme serbestisi ilkesinin bir sonucudur. Şayet taraflar karşılaşılacak hallerin hüküm ve sonuçlarını kendileri belirlemişlerse bu hükümlere geçerlilik tanınır, sözleşmede öngörülen rejim uygulanır. Buna karşın belirtildiği üzere bu düzenlemelerden bazıları tarafları sonuca götürebilecek şekilde detaylı iken, bazıları ise sadece ortaya çıkan birtakım hallerin mücbir sebep sayılacağını belirtir, hatta bazıları “kanunlarda mücbir sebep olarak sayılan haller” demek suretiyle kanunda düzenlenmeyen bir kavrama atıf yapar. Hatta şekil serbestisi ilkesinin bir sonucu olarak, taraflar arasında yazılı sözleşmenin hiç yapılmamış olması da mümkündür.
  • İşte, gerek ortada yazılı bir sözleşme olmaması ve gerekse yazılı sözleşme olmasına rağmen tarafları sonuca götürecek bir düzenleme bulunmaması hallerinde, meselenin TBK kapsamında; aşağıda ele alacağımız ifa imkansızlığı ve aşırı ifa güçlüğü kurumları çerçevesinde ele anılması gündeme gelir. Bu nedenle COVID-19 salgını sebebiyle ortaya çıkan hal için yaygın kullanım doğrultusunda “mücbir sebep” değerlendirmesi yapılırken, esasen ele alınan konunun TBK uyarınca hangi kurum içerisinde değerlendirilmesi gerektiğinin tespiti, atılacak adımların doğru belirlenmesi için çok önemlidir. 

A.      İfa İmkansızlığı (TBK m. 136)

  • Mücbir sebebin yukarıda yüklenen anlam ve sonuçlarına en yakın düzenleme TBK m. 136’dır. Nitekim anılan düzenleme; borcun ifasının, borçlunun sorumlu tutulamayacağı sebeplerle imkansızlaşması durumunda borcun sona ereceğini düzenler. Maddeye göre imkânsızlık sebebiyle borçtan kurtulan borçlu, karşı taraftan almış olduğu şeyleri geri vermekle yükümlüdür ve henüz kendisine verilmemiş olan edimleri isteme hakkını kaybeder. Yani ifanın imkânsız hale gelmesinde borçlunun kusuru yoksa, borç sona erecek ve bu şekilde borçlu da sorumluluktan kurtulacaktır[7]. Hemen belirtelim ki burada bahsedilen imkânsızlık “objektif” imkansızlıktır. Diğer bir deyişle borçlunun imkânsızlık nedeniyle borcundan kurtulabilmesi için ifanın sadece kendisi için değil herkes için mümkün olmaması gerekmektedir.
  • TBK. m. 137 ise, ifanın kısmen imkansızlaşması halini düzenlemektedir. Buna göre borçlu sadece imkansızlaşan kısımdan kurtulur.  Ancak, bu kısmi ifa imkânsızlığı önceden öngörülseydi taraflarca böyle bir sözleşmenin yapılmayacağı açıkça anlaşılıyorsa, borcun tamamı sona erecektir. 
  • Genel olarak bir sözleşmeye konu asli edimin ifası zamana yayılıyor, edimler belirli bir zaman dilimi içerisinde ifa ediliyorsa, sürekli borç doğuran sözleşmeden; sözleşme konusu edim bir defada yerine getiriliyor ise ani edimli sözleşmeden söz edilir[8]. Kira, hizmet, vekalet ve tek satıcılık gibi sözleşmeler, sürekli borç doğuran sözleşmelerdir. Bu tip borç ilişkilerinde, sürekli edimin (örneğin kira ödeme borcunun) sonradan imkansızlaşması halinde ilişki sona erer, fakat ifa edilmiş kısım (ödenmiş kiralar) ve varsa buna isabet eden karşı edim (kiralananın kiracıya kullanıma hazır şekilde sağlanması) bu sona ermeden etkilenmez. Bu husus, TBK m. 137’de düzenlenen kısmi imkansızlıktan farklıdır[9].
  • Yargıtay, mücbir sebebi ortaya çıkış nedenine göre bazı ayrımlara tabi tutmaktadır. Buna göre, eğer ifa imkansızlığı herkes için söz konusu ise “objektif imkânsızlık”, sadece sözleşmenin taraflarından birinin tutumundan kaynaklanan bir durum söz konusu ise “sübjektif imkânsızlık” söz konusu olmaktadır. Bunun dışında, imkansızlığın tarafların kusurundan kaynaklanıp kaynaklanmama durumuna göre “kusurlu imkânsızlıkkusursuz imkânsızlık” ayrımına da yer verilmektedir[10].
  • Sözü edilen imkânsızlık, doğal bir olaydan ileri gelebileceği gibi hukuki bir sebepten de doğabilir[11]. Doğal olaydan ileri gelen imkânsızlık haline, düşen çığın yolun kapatması sebebiyle organizasyon şirketinin edimini ifa edememesi; hukuki bir sebepten ileri gelen imkânsızlık haline ise taahhüt edilen inşaatın yapılacağı bölgede inşaatın yasaklanması sebebiyle müteahhidin edimini ifa edememesi örnek olarak verilebilir. Yargıtay, sel felaketini doğal bir imkânsızlık sebebi olarak nitelendirmiş ve bir kararında antrepoda bulunan ürünlerin hasara uğramasını taşıyıcı bakımından mücbir sebep kapsamında değerlendirmiştir[12]. Yine başka bir kararda ise çeltik ekimi için kiralanan arazide ilgili idare tarafından çeltik ekimi yasaklanmasının da TBK m. 136 anlamında bir ifa engeli teşkil ettiği değerlendirilmiştir[13].
  • Bu açıdan bakıldığında, COVID-19 salgınıyla mücadele amacıyla alınan tedbirler ya da karşılaşılan durumları ayrı ayrı ele almak gerekir. Zira bunlar belli ilişkiler için imkânsızlık hali yaratabileceği gibi belli hukuki ilişkilerde aynı etkiyi yaratmayabilir. Örneğin sokağa çıkma yasağı uygulanması sebebiyle bir fabrikanın çalışamaması sebebiyle taahhüt ettiği siparişleri üretememesi halinin ifa imkansızlığı yaratacağı kabul edilebilir. Bu durumda fabrika, TBK m. 136 kapsamında borçtan kurtulacak, sipariş için aldığı bedel varsa iade edecektir. Buna karşın AVM’lere giden kişi sayısının azalması sebebiyle kirasını ödeyemeyen mağaza sahibinin durumunu ifa imkansızlığı kavramı içerisinde değerlendirmek isabetli olmaz. Zira bu halde ifa halen mümkündür ancak güçleşmiştir.
  • TBK m. 136’nın, borçluya tanıdığı bu imkân yanında, durumu alacaklıya bildirme ve alabileceği önlemleri alma yükümlülüğü getirdiği gözden uzak tutulmamalıdır. Borçlu alacaklıya ifanın imkansızlaştığını gecikmeksizin bildirmez ve zararın artmaması için gerekli önlemleri almazsa, bundan doğan zararları gidermekle yükümlü olacaktır. Örneğin, edimin imkansızlaştığını daha önce öğrenmiş olsa sözleşmeye konu malları piyasadan daha ucuza temin edecek iken, geç öğrendiği için daha pahalıya edinmek durumunda kalan alacaklının, değişen fiyatlar arasındaki farkı bildirim yükümlülüğüne uymayan borçludan talep etmesi mümkündür[14]
  • Görüldüğü gibi, TBK sisteminin ifa imkansızlığı durumuna bağladığı sonuçlar sadedir. Buna karşın uygulamada bazı sözleşmeler; belli aşamalar içeren, taraflara belli ihbar yükümlülükleri, bekleme süreleri getiren mücbir sebep maddeleri içerir. TBK m. 136 hükmünde ise sözleşmenin askıda kalacağı ya da tarafların ihbarda bulunup beklemelerini gerektiren herhangi bir süre düzenlenmemiştir. Bu nedenle, şayet sözleşmede aksi kararlaştırılmamış ise ortaya çıkan durumun her bir somut olay bazında, etkilenen edimin ifasını kalıcı bir biçimde imkânsız hale getirdiğinin aranması gerekli ve yeterlidir. Bunun gerçekleşip gerçekleşmediğini anlamak için somut olay değerlendirmesi yapılması ve borcun imkânsızlık nedeniyle kendiliğinden sona erip ermediğinin tespit edilmesi gerekir. 
  • Bu durumda, COVID-19 salgını sebebiyle ortaya çıkan durumdan ya da alınan tedbirlerden dolayı sözleşmelerinden doğan borçları ifa etmesi mutlak şekilde imkânsız hale gelen işletmeler, öncelikle ifanın gerçekten imkânsız olup olmadığını sorgulamalı, eğer durum bu ise, ellerindeki sözleşmede (sözleşme varsa) konuyu, tarafların hak ve yükümlülükleriyle düzenleyen anlamlı bir hüküm olup olmadığı bakımından irdelemelidir. Şayet bu şekilde bir hüküm tespit edilemezse, TBK m. 136 gereği öncelikle sözleşmenin diğer tarafına edimlerin ifa edilmesinin imkânsız olduğu gecikmeksizin bildirilmeli ve varsa diğer tarafın zararının artmaması için alınabilecek önlemler alınmalıdır.

B.      Aşırı ifa güçlüğü (TBK m. 138)

  1. Önceden görülmeyen ve akdin yapılmasından sonra ortaya çıkan olağanüstü durumlar ifayı bazen imkansızlaştırmaksızın, aşırı derecede güçleştirmiş olabilir[15]. Aşırı ifa güçlüğü yaratan durumların ortaya çıkması sebebiyle sözleşmenin değişen koşullara uyarlanması konusu özellikle savaş dönemlerinde “ahde vefa” prensibine kesin ve sıkı bağlılığın her zaman adil olmadığının görülmesiyle tartışılan bir kavram olmuştur[16]. İşte hukuk sistemimizde de ifanın imkansızlaşmadığı ancak borçlu için aşırı güçleştiği bu gibi haller TBK m. 138’de düzenlenmiştir.
  2. Anılan düzenlemeye göre, sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum, borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkar ve sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirir ve borçlu da borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olursa; borçlu, hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteme, bu mümkün olmadığı takdirde sözleşmeden dönme hakkına sahiptir. Dolayısıyla, sözleşmedeki şartların ve dengenin taraflardan kaynaklanmayan bir sebeple aşırı bir şekilde bozulması durumunda, sözleşme şartlarına göre borçlunun borcu aynen ifa etmesinin talep edilmesi dürüstlük kuralına aykırılık teşkil edebilecekse, borçlu sözleşmenin yeni şartlara uyarlanmasını talep edebilir ve hâkim de durumun özelliğini göz önünde tutarak sözleşmenin ya yeni şartlara göre uyarlanmasına ya da borcun sona erdirilmesine karar verebilir[17].
  3. TBK m. 138 hükümlerine göre, sözleşme taraflarından birinin hâkime yapacağı başvuru üzerine talep doğrultusunda bir karar verilebilmesi için (i) sözleşme kurulduktan sonra, tarafların edimleri arasındaki denge, borçludan sonuçları yüklenmesi beklenemeyecek kadar bozulmuş olmalı; (ii) bu durum sözleşme yapılırken öngörülmesi mümkün olmayan (savaş, ekonomik kriz, devalüasyon, tabii afetler, ithal ve ihraç konusunda getirilen yasak ve tahditler gibi) olağanüstü bir durumdan kaynaklanmalı; (iii) aşırı ifa güçlüğü yaratan olgu borçludan kaynaklanmamalı; (iv) edimler henüz ifa edilmemiş ya da borçlu doğan haklarını saklı tutarak ifada bulunmuş olmalıdır[18]. TBK m. 138 gereği, bu koşulların oluşması halinde uyarlamanın hâkimden talep edilmesi gerekmektedir[19]. Bu noktada, Yargıtay’ın birçok kararında tacirlerin; ekonomik kriz, enflasyon ve devalüasyon riskini üstlenmesi gerektiği ve anılan durumların ülkemizde oluşmasının olağanüstü olmadığını, ancak önceki örneklere göre değerlendirildiğinde dahi olağanüstü bir durumun oluştuğunun kabul edilmesi halinde ilgili şartın gerçekleşmiş sayılacağı görüşünde olduğunu hatırlatmak gerekir[20].
  4. Buna göre hâkim, somut olayı değerlendirecek, sözleşmeyi taraflar arasında bozulmuş olan ekonomik dengeyi yeniden kurabilecek şekilde düzelterek ayakta tutmaya çalışacaktır[21]. Uyarlama; indirim, erteleme (tecil), artırma, ifa yerini değiştirme, masraf ödeme gibi geniş bir çerçevede hâkimin uygun bulacağı şekillerde olabilir[22]. Buna karşın, edimler üzerinde yapılacak bu gibi değişikliklerle de sözleşme ilişkisinin ayakta tutulması imkânsız ise, o zaman dönme ya da fesih yoluna gidilebilir. Uyarlamadan farklı olarak, sözleşmeden dönmenin hâkimden istenmesi gerekmez. Uyarlamanın mümkün olmadığını değerlendiren borçlu sözleşmeden dönme ya da fesih hakkını mahkemede kullanabileceği gibi bu değerlendirmenin hatalı olmasının riski kendisine ait olmak üzere, tartışmalı olmakla birlikte, mahkeme dışı olarak da kullanabilir[23]. Ancak her durumda dönme ya da feshe gidilmesi son çare olarak görülmelidir.

                III. Konunun Örnekler Yoluyla Aktarılması

  • COVID-19 salgını sebebiyle ortaya çıkan durumların bir kısmının ifa imkânsızlığı kapsamında değerlendirilebileceğini, bunun anlaşılması için etkilenen edimin ifasının gerçekten objektif olarak imkânsız hale gelip gelmediğinin her somut olay bazında ayrı ayrı değerlendirmesi gerektiğini yukarıda ifade etmiştik. İşte bu ağırlıkta olmayan bazı durumlar, eğer şartları varsa ifa güçlüğü olarak kabul edilebilir. İfa imkansızlığı ve aşırı ifa güçlüğü bakımından yapılacak değerlendirmede yardımcı olması amacıyla bazı örnekler vermek isteriz:
  • AVM’lerdeki mağazaların kira sözleşmelerine etkisi: COVID-19 salgını kapsamında alınan önlemler ve tavsiyeler üzerine bireylerin de salgından etkilenmemek düşüncesiyle evlerinde kalması sebebiyle, normalde her gün binlerce kişinin ziyaretine uğrayan AVM’lerin tamamen boş kaldığı bilinmektedir. Oysa bu AVM’lerdeki mağazaların kira sözleşmelerinin içeriği ve kira bedeli, olağan şartlarda gelmesi öngörülen müşteriler hesaba katılarak belirlenir. Potansiyel müşterilerin AVM’lere girmemesi, yani müşteri sayısının azalması ve bu durumun birkaç ay sürmesi, kira sözleşmesinin imkânsızlık sebebiyle sona ermesi mi, yoksa aşırı ifa güçlüğü sebebiyle uyarlanması talebine mi konu olacaktır? Tartışmalı olabilecek bu örnek bakımından, kanımızca kira parası ödeme ediminin ifası imkânsız hale gelmemiştir, ancak aşırı bir güçleşme söz konusudur. Bu nedenle hâkimin sözleşmeye müdahalesinin talep edilmesinin uygun olduğu değerlendirilmektedir. Bir an için, geçici olan bu durum imkânsızlık olarak kabul edilerek, kiracının sözleşmeyi feshetmesinin mümkün olduğu söylenebilecek olsa bile, kiracının büyük bir yatırım yapmış olması muhtemel mağazayı tahliye etmesi de gerekeceğinden, bu yolun kiracı tarafından tercih edilmemesi olasıdır. Görüldüğü gibi bazı hallerde ifa imkansızlığı ile aşırı ifa güçlüğü sonuçları itibariyle birbirine oldukça yaklaşabilmektedir. Bu nedenle, izlenecek usulün farklı olduğu da gözetilerek somut olay analizi doğru yapılmalıdır.   
  • Eser sözleşmelerine etkisi: Eser sözleşmesi ile inşaat işi üstlenen bir yüklenicinin, COVID-19 salgını kapsamında alınan tedbirler çerçevesinde çalışacak işçi temininde güçlük yaşaması ve bu nedenle eseri taahhüt ettiği sürede tamamlayamaması olasıdır. Bu durumda yüklenici, süresinde teslim edememe sebebiyle toprak sahiplerinin kiralarını ödeme borcunun veya benzeri borçlarının değişen koşullara uyarlanması talebiyle mahkemeye müracaat edebilir. Bu örnek bakımından da mevcut durumun ifa imkansızlığı şiddetinde bir olumsuzluk yaratmadığı, ancak ifa güçlüğü nedeniyle uyarlama talebine konu olabileceği değerlendirilebilir. TBK m. 480 uyarınca da götürü bedelli işlerde bu yaklaşımın benimsendiği ve yüklenicinin öncelikle hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteme, bu mümkün olmadığı ya da karşı taraftan beklenemediği takdirde sözleşmeden dönme hakkına sahip olduğunun düzenlendiği görülmektedir.

                IV. Sonuç

  • COVID-19 salgını sebebiyle alınan kolektif ya da bireysel tedbirler, belli sözleşme ilişkilerinde tarafların edim yükümlülüklerinde dengesizlik yaratma potansiyeli olan, süresinin uzaması halinde birçok sözleşme ilişkisinin bu açıdan değerlendirilmesini gerektiren bir durum yaratmaktadır. Bu gibi durumlarda, öncelikle sonradan ortaya çıkan ve ifayı etkileyen olağanüstü haller için sözleşmede öngörülmüş bir düzenleme bulunup bulunmadığı kontrol edilmelidir. COVID-19 salgınının yarattığı etkileri hızlıca “mücbir sebep” olarak nitelendirmek, TBK bakımından eksik bir değerlendirme olacaktır. Zira mücbir sebep kavramı kanunda tanımlanmadığı gibi, mücbir sebep sayılacak haller de kanunda sıralanmamıştır. Buna karşın konu, kanunda ifa imkansızlığı ve aşırı ifa güçlüğü başlıkları altında ele alınmıştır. Anılan düzenlemeler zaman zaman birbirlerine yaklaşsalar da izlenmesi gereken usul ve nihayetinde kendilerine bağlanan hüküm ve sonuçlar bakımından önemli farklar bulunmaktadır.
  • Bu açıdan somut olay değerlendirmesinin yapılması, hangi edimin hangi seviyede etkilendiğinin doğru tespit edilmesi ve bu çerçevede hadiseye uygun düşen düzenleme doğrultusunda önlem alınması önemlidir. Nitekim COVID-19 salgını kapsamında ortaya çıkan şartların; belli sözleşmelerde öngörülen edimlerin ifasını imkânsız hale getirebildiği, yine belli sözleşmelerde ise öngörülen edimlerin ifasının aşırı güçleşmesine neden olabildiği görülmektedir. Şayet yazılı sözleşme yoksa ya da konu sözleşmede tarafları sonuca götürebilecek bir biçimde düzenlenmemiş ise, konunun TBK’nın yukarıda ele alınan hükümleri ve somut olayın şartları çerçevesinde değerlendirilmesi isabetli olacaktır.

Saygılarımızla,

Bozoğlu İzgi Avukatlık Ortaklığı


[1] Işıktaç, Hukuk Felsefesi, 4. bs., İstanbul: Filiz Kitabevi, 2015, s. 141.

[2] Kocayusufpaşaoğlu v.dğr., Borçlar Hukuku, Üçüncü Cilt, İstanbul: Filiz Kitabevi, 2016, s. 270.

[3] Erman, İstisna Sözleşmesinde Beklenilmeyen Haller (BK. 365/2), İstanbul: Fakülteler Matbaası, 1979, s. 55.

[4] Dünya Sağlık Örgütü Covid-19 virüsüyle ilgili “uluslararası kamu sağlığı acil durumu” ilan etmiştir. 20.03.2020 tarihi itibariyle dünyada tespit edilen vaka sayısı 248.678, virüs nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısı ise 10.088’dir. Birçok ülkede bu süreçte yurtdışından ülkeye giren ziyaretçilere 14 gün süreyle zorunlu karantina uygulanmakta, başta İtalya olmak üzere vaka sayılarının endişe verici seviyede olduğu ülkelerde zorunlu haller dışında serbest dolaşım yasağı uygulanmaktadır.

[5] Kocayusufpaşaoğlu v.dğr., Borçlar Hukuku, Üçüncü Cilt, s. 189.

[6] Tekinay v.dğr., Borçlar Hukuku, 7. bs., İstanbul, 1993, s. 1003.

[7] Tekinay v.dğr., Borçlar Hukuku, s. 998.

[8] Zevkliler, Gökyayla, Borçlar Hukuku Özel Borç İlişkileri, 11. bs., Ankara: Turhan Kitabevi, y.y., s. 29.

[9] Oğuzman, Öz, Borçlar Hukuku Genel Hükümler C I, 11. bs., İstanbul: Vedat Kitapçılık, 2013, s. 578.

[10] Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 28.04.2016 tarihli ve 2015/10768 E. 2016/4782 K. sayılı kararı.

[11] Oğuzman, Öz, Borçlar Hukuku Genel Hükümler C I, s. 568; Tekinay v.dğr., Borçlar Hukuku, s. 999.

[12] Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 17.3.2015 tarihli ve 2013/11759 E. 2015/3693 K. sayılı kararı.

[13] Yargıtay 6. Hukuk Dairesi’nin, 5.2.2013 tarihli ve 2012/9490 E. 2013/1612 K. sayılı kararı.

[14] Oğuzman, Öz, Borçlar Hukuku Genel Hükümler C I, s. 574,575; Kocayusufpaşaoğlu v.dğr., Borçlar Hukuku, Üçüncü Cilt, s. 191.

[15] Tekinay v.dğr., Borçlar Hukuku, s. 1005.

[16] Oğuzman, Öz, Borçlar Hukuku Genel Hükümler C I, s. 580.

[17] Erman, İstisna Sözleşmesinde Beklenilmeyen Haller (BK. 365/2), s. 54.

[18] Oğuzman, Öz, Borçlar Hukuku Genel Hükümler C I, s. 583.

[19] Bu yönüyle ifa güçlüğü ile yukarıda ele alınan ifa imkansızlığının ayrıştığı görülmektedir. Zira ifa imkansızlığı sebebiyle borçlunun borcundan kurtulması için hâkime müracaat etmesi gerekli değildir.  

[20] Örneğin Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 13.09.2004 tarihli ve 2003/13877 E. 2004/8181 K. sayılı kararı. 

[21] Erman, İstisna Sözleşmesinde Beklenilmeyen Haller (BK. 365/2), s. 113.

[22] Kocayusufpaşaoğlu v.dğr., Borçlar Hukuku, Üçüncü Cilt, s. 272; Oğuzman, Öz, Borçlar Hukuku Genel Hükümler C I, s. 583.

[23] Oğuzman, Öz, Borçlar Hukuku Genel Hükümler C I, s. 583.